5 Mart 2015

‘Hayat Ağacı’nın köklerinde: The Tree of Life


Usta sinemacı Terrence Malick’in Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle döndüğü beşinci filmi The Tree of Life, yönetmenin belki de en kişisel çalışması. İncil öğretilerinden beslenen, doğumu, ölümü, hayatı, kısacası varoluşumuzu sorgulayan ve bunu da üç farklı zaman dilimine uzanıp, hipnotik bir sinema diliyle beyazperdeye taşıyan Malick, uhrevi bir başyapıta imza atmış. Yönetmenin sinemasına aşina olanların dahi okumakta zorlanacağı alt metinlerle dolu olan film, benzerine kolay kolay rastlayamayacağımız türde sinemasal bir deneyim vadediyor.

Seçimlerimiz kaderimizi belirler

Malick, filmin başında hayatta iki tür yol olduğunu ve bunlardan birisini seçmemiz gerektiğini söylüyor: Doğanın yolu ve inayetin yani iyiliğin, erdemin yolu… 1950'li yıllarda üç çocuklu bir aileyi merkezine alan yönetmen, doğanın yolunu seçen baba ile inayetin yolunu seçen annenin, bu prensipler doğrultusunda yaşamlarının ne yöne doğru gittiğine ve çocuklarının yaptığı-yapmak zorunda olduğu seçimler üzerinden hem sistemi eleştiriyor hem de doğal seleksiyonun bugün de devam ettiğinin altını çiziyor. Babasının yolundan giden büyük oğul ayakta kalabilmek için acımasız olmayı öğreniyor ve yetişkin bir birey olduğunda sistemin işleyen bir parçası olmayı başarıyor. Ne var ki, geçmişine, çocukluğun masumiyetine duyduğu özlemi dindiremiyor. Ayakta kalmak, başarılı olmak onu mutlu bir birey yapmıyor. Annesi gibi inayeti seçen ortanca oğul ise gençliğinin baharında ölüyor. Böylelikle Malick, evrimin en önemli mekanizması olan doğal seleksiyonun, güçlü olanın hayatta kaldığı doğa yasasının halen geçerliliğini koruduğuna ve de insanoğlunun evriminin sürdüğüne işaret ediyor.

Teistik evrim modelini savunuyor

Malick, evrenin oluşumunu, dünyanın ilk evrelerini ve hayatın doğup serpilişini görselleştirdiği bölüm başta olmak üzere genel olarak evrimci bir bakış açısına sahip. Ancak karakterleri aracılığıyla tanrı arayışını, tanrıya yakarışını dillendirmesi ve İncil’den yaptığı alıntılarla da bunu desteklemesiyle Evrim teorisi’nde tanrıya yer açan cenah içinde olduğunu belli ediyor. Teistik evrim denilen yaratılışı evrimle açıklayan modeli kendisine düstur ediniyor yönetmen. Bu noktada, İncil’den yapılan alıntılar ışığında filmin dinlere bakışına da değinmek gerekiyor. Yaratışı evrimle açıklıyorsa neden İncil’den alıntı yapıyor ya da odağına aldığı O’Brian ailesi neden muhafazkar Hristiyan gibi sorular türetilebilir. Elbette hepsinin açıklaması var. İlk olarak yönetmenin İncil öğreti ve hikayelerini besleyici bir kaynak olarak görüp kullandığını varsayabiliriz. Darren Aronofsky’nin The Fountain’de Adem ve Havva hikayesini bir mit gibi görüp, onu evrimci bir yaklaşımla filmine yerleştirmesinin bir benzerini Malick’in de The Tree of Life’da uyguladığını söyleyebiliriz. Karakerlerimizi Hristiyan olması ise Teizmin dinlere yaklaşımı ve Teistik evrimin din-bilim çatışmasını kabul etmemesiyle önemsiz bir ayrıntı olarak kalıyor. İnayet vurgusunun önemi burada bir kez daha ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun iyilikle, sevgiyle kurtuluşa ereceği mesajı veriyor Malick.

Varoluşçu damarı çok güçlü

Çocuğunu kaybeden annenin, seçimini inayetten yana kullandığından, bu acı olay sonrasında çekeceği acıya ve kaderine razı gelmesi kaçınılmaz. Ancak bu kabullenme hali, kendi varlığını, yaratıcısını ve hayatını sorgulamasına da mani değil. “Tanrım neden?” gibi klasik yas süreci sorularının ardından gelen “Senin için biz kimiz?” suali, doğrudan yaratılış amacımızı sorguluyor. Tanrı için ne ifade ettiğimiz üzerine düşündürmesinden ziyade, daima kendi penceremizden bakarak cevaplamaya çalıştığımız varoluş amacımızın ne olduğu, hayatın anlamını nerede ve nasıl bulacağımıza yönelik sorulara alternatif ve daha önce sorulmamış başka bir soruyla yaklaşmamızı öneriyor. Malick’in farkı da burada ortaya çıkıyor. Yönetmen, hayatın içinden en sıradan anları resmediyor, insan ve doğa manzaraları sunuyor, klasik müzik kullanıyor, ışık-gölge oyunları yapıyor. Ve tüm bunlar son bölümde doruk noktasına ulaşan mistisizmle The Tree of Life’ın varoluşçu damarına hizmet ediyor.

Yeniden doğuş üçgeni

İnsanoğlunun evrimini, insanın doğuşundan uzay çağına uzanışına değin inceleyen 2001: A Space Odyssey, içeriğinin yanı sıra biçimi ve anlatısıyla da günümüz sinemasını derinden etkilemeyi sürdürüyor. Kubrick’in destanında olduğu gibi hikayesini üç bölümde, farklı zaman dilimlerinde ve büyük zamansal sıçramalarla anlatmaya koyulan Malick, lineer akışı tercih etmeyerek bir başka 2001 temsili sunan The Fountain’e yakın durduğunu belli ediyor. Üç farklı zamanda birbiriyle sıkı sıkıya bağlı üç hikayeyi iç içe geçirerek anlatma düşüncesi, Malick sineması ve anlatısına daha uygun olduğundan yönetmen de seçimini bu yönde kullanmış. Bunu da özgün minimalist tarzı ve yaratıcı bir kurgu anlayışıyla örnek aldığı işlerden sıyrılmayı başararak uyguladığını söylememiz lazım. Farklı şekillerde olsa da yaratılıştan beslenip evrime bakan, bunu da üç parçalı anlatılarıyla yapan filmlerimiz; felsefeleri, hikayeleri ve yaklaşımlarıyla birbirlerinden ayrılıyor. Ancak her biri, yeniden doğuş düşüncesiyle üçgenin bir köşesini oluşturuyor. 2001’de Bowman’ın yıldızçocuğa evrilmesi, The Fountain’de İzy’nin bir ağacın bedeninde yeniden doğması ve The Tree of Life’da da insanların yeni ve ebedi hayatlarına kavuşmak için hazırlanması, filmlerin temel aldıkları evrim meselesini farklı bir ucundan yakaladıklarını gösteriyor.

Terrence Malick sinemasının doruk noktası

Doğayı bir belgeselci gerçekçiliği ve doğallığıyla sunuşu, karakterlerinin sıklıkla iç sesleriyle dertlerini anlatışı ve genellikle de karakterleriyle aramıza bir mesafe koyması gibi artık kemikleşmiş özellikleriyle tanıdığımız Malick, The Tree of Life ile yeni bir sürece girdi diyebiliriz. Hayatından da izler taşıyan bu filmle, yönetmenin oldukça kişisel bir eser ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Son filmi To the Wonder’da elinin ayarını kaçırmış olmasına karşın The Tree of Life’da, o hep bahsettiğimiz şiiirsel tonu, hipnotize edici bir anlatı, dumura uğratan bir kurgu anlayışı ve müzik kullanımıyla bir araya getirip yönetmenlik sanatının en kusursuz icraatlarından birini sunuyor Malick. Simgesel anlatının olanaklarını zorlayarak, artık seyircisinden çok daha fazlasını istiyor yönetmen.

Son söz: The Tree of life, Malick’in erdiğinin ispatı… 10\10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder